Kategoriler
CEZA HUKUKU

SUÇ UYDURMA/YARGITAY CEZA GENEL KURULUNUN 22.05.2018 TARİHLİ VE 45-224 SAYILI KARARI

ÖZET: Tanığın cep telefonunun çalındığını kendisine anlatması üzerine sanığın, suça konu telefonu kendisininmiş gibi müracaatta bulunup olayın mağduru olduğunu belirtmesi, suçun işlenme şekli, yeri ile zamanı gibi hususlarda olayı, özünü değiştirecek nitelikte farklı anlatması karşısında, işlenmediğini bildiği yeni ve farklı bir suçu işlenmiş gibi ihbar ettiği, gerçeğe aykırı olarak yaptığı eklemeler nedeniyle başka soruşturma işlemlerinin yapıldığı, böylece adli makamların gereksiz yere işgal edildiği ve yanlış yollara yönlendirildiği anlaşıldığından eyleminin suç uydurma suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir.

Öte yandan, sanığın gerçeğe aykırı beyanı üzerine 16.09.2010 ve 19.10.2010 tarihli ifade tutanaklarının tanzim edilmiş olması nedeniyle suç uydurma suçunun yanı sıra resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunun oluştuğundan söz etmek mümkün ise de TCK’nın 206. maddesinde genel olarak her türlü yalan beyanın, aynı Kanun’un 271. maddesinde ise daha özel biçimde bir suçun işlendiği konusundaki yalan beyanın yaptırım altına alındığı nazara alındığında; TCK’nın 271. maddesinin, aynı Kanun’un 206. maddesindeki düzenlemeye göre ’’özel norm’’niteliğinde olup ’’özel normun önceliği’’ ilkesi uyarınca sadece TCK’nın 271. maddesinin uygulanmasının gerektiği kabul edilmelidir.

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin suç uydurma suçunu mu, yoksa resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 13.09.2010 tarihinde tanık M.E.’nin cep telefonunda tanık İ.F.’ye ait sim kartın takılı olduğu, tanık M.’nin bu telefonu tanık İ.’nin ceketinin cebine koyduktan sonra adı geçenlerin söz konusu cep telefonu ve ceketi otomobilde bırakarak düğüne gittikleri, otomobile geri döndüklerinde ise ceketle beraber cep telefonunun çalınmış olduğunu gördükleri, Bu olayla ilgili olarak herhangi bir müracaatta bulunulmadığı aşamada tanık M.’nin olayı arkadaşı sanık N. T.’ye anlattığı, bunun üzerine sanık N.’nin, 17.09.2010 tarihinde G. Polis Merkezi Amirliğine giderek söz konusu telefonun kendisine ait olduğunu ve 16.09.2010 tarihinde saat 20.00 ile 21.00 arasında S. çay bahçesinde oturduğu sırada kaybettiğini, durumu fark etmesi üzerine çay bahçesine geri dönüp garsonlara sorduğu hâlde bulamadığını ve telefonun bulunarak tarafına teslimini istediğini beyan ederek başvuruda bulunduğu, bu başvuru üzerine G. Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen …/… sayılı soruşturmada 19.10.2010 tarihinde savcılıkta şikâyetçi sıfatıyla ifadesi alınan sanık N.’nin, cep telefonunu çay bahçesinde oturduğu masada unuttuğunu, muhtemelen birisinin de bu cep telefonunu çaldığı şeklinde benzer beyanda bulunduğu, Tanıklar M. ve İ.’nin de 21.09.2010 tarihinde G. Cumhuriyet Başsavcılığına başvurup 13.09.2010 tarihinde park hâlindeki otomobilden kendilerine ait cep telefonunun, sim kartın ve ceketin çalındığını beyan etmeleri üzerine aynı olayla ilgili olarak farklı bir Cumhuriyet savcısı tarafından …/… sayılı ayrı soruşturma yürütüldüğü, …/… sayılı soruşturmada ifadesine başvurulan tanık E.P.’nin, suça konu cep telefonunun ilk sahibi olduğunu, telefonu sanık N.’ye değil tanık M.’nin babasına sattığını, tanık M.’nin telefonu kaybetmesi üzerine sanık N.’nin “benim adliyede tanıdıklarım var, ben o telefonu buldururum” dediğini duyduğunu beyan etmesi üzerine yürütülen soruşturma sonucunda sanık N. hakkında suç uydurma suçundan kamu davası açıldığı, tanık M. hakkında ise bu suça azmettirmeden kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiği, Anlaşılmaktadır.

Tanık M.E.; 13.09.2010 tarihinde cep telefonunun çalınmasından bir süre sonra bu konuyu sanık N.’ye anlattığını, sanık N.’nin ise “benim tanıdığım çok polis var, ben bu işi hallederim, sen merak etme” dediğini, daha sonra sanık N.’nin bu telefonu kendisi kaybetmiş gibi polis merkezine müracaatta bulunduğunu öğrendiğini, ancak kendisinin sanık N.’ye “ben savcılıktan, emniyet müdürlüğünden korkarım, telefonun çalınmış gibi sen müracaatta bulun” şeklinde bir söz sarf etmediğini, zaten bu olay nedeniyle savcılığa bizzat müracaatta bulunduğunu, Tanık E.P.; söz konusu telefonu tanık M.’nin babasına satmasından bir süre sonra tanık M.’nin kendisini arayıp telefonun çalındığını, savcılığa başvurduğunu, ayrıca sanık N.’nin emniyette tanıdıkları olduğundan onun da başvuruda bulunacağını söylediğini, İfade etmişlerdir. Sanık N.T. soruşturmada; tanık E.’nin beyanlarının doğru olduğunu, aslında kendisinin tanık E.’den telefon satın almadığını ve bu telefonu çay bahçesinde unutmadığını, arkadaşı olan tanık M.’nin, emniyet ve savcılıktan korktuğunu söyleyerek “sen, benim yerime beyanda bulun, telefon çalınmış gibi olayları anlat” demesi üzerine kolluk ve savcılıkta bahse konu şekilde ifade verdiğini, Kovuşturmada önceki ifadesinden farklı olarak; arkadaşı tanık M.’ye yardımcı olmak için müracaatta bulunduğunu, suç işleme kastının olmadığını, Savunmuştur. Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan ve suç uydurma suçları üzerinde durulması gerekmektedir.

Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kamu güvenine karşı suçlar” bölümündeki 206. maddede; “Bir resmî belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır” biçiminde düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde; “Madde, doktrinde ‘fikrî sahtecilik’ olarak adlandırılan bir suç tipini düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur: Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim, kişiyi çok geniş bir surette ‘doğruyu söylemek’le yükümleyen İtalyan Ceza Kanunu’nun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur. Bu nedenle, gümrük muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle yükümlüdür.

Resmî belge ile doğruluğu ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir. Hâkime, değişik olaylar karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından takdir yetkisi sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası olarak saptanmıştır.” açıklamalarına yer verilmiştir. Bu suçun oluşabilmesi için, yalan beyanın resmi belge düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisine yapılmış olması gerekmektedir. Resmi bir belgenin düzenlenmesi sırasında beyanda bulunacak kişinin gerçeği söyleme zorunluluğu vardır. Kişinin beyanı üzerine düzenlenen resmi belgenin, bu beyanın doğruluğunu ispatlayıcı nitelikte olması, bir başka ifadeyle beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılmasının zorunlu olmaması şarttır. Kişinin beyanı yeterli olmayıp bu beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılması zorunluysa ve bu araştırma sonunda bildirimin gerçeğe uygun olmadığı belirlenirse, kişinin beyanına itibar edilemeyeceğinden ve kişinin beyanını içeren belge, ispat aracı olarak kullanılamayacağından, anılan maddedeki suç oluşmayacaktır. Bununla birlikte suçun oluşması için kişinin beyanda bulunması yeterli olmayıp bu beyan üzerine kamu görevlisi tarafından bir belgenin de düzenlenmesi gerekmektedir.

Yargısal kararlarda ve öğretide; kişinin beyanı üzerine düzenlenen resmi belgenin, bu beyanın doğruluğunu ispatlayıcı nitelikte olduğu, bir başka anlatımla beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılmasının zorunlu olmayıp TCK’nın 206. maddesindeki suçun oluştuğu durumlara;

1- Kişinin, İl Çevre Müdürlüğünce düzenlenen idari para cezasının tahsilini engellemek için düzenlenen idari para ceza tutanağında adresini gerçeğe aykırı şekilde beyan etmesi,

2- Borçlu kişinin, haciz tutanağında kendisine ait malları üçüncü kişiye ait gibi beyan etmesi,

3- Hakkında trafik ceza tutanağı düzenlenecek kişinin, kendisine benzeyen başka bir kimsenin fotoğrafı bulunan sürücü belgesini trafik polisine göstermesi, belgedeki fotoğrafın kişiye benzemesi nedeniyle bu beyanın doğruluğunu araştırma zorunluluğu bulunmayan trafik görevlisince sürücü belgesi sahibi adına trafik ceza tutanağı tanzim edilmesi, Gibi durumlar örnek olarak sayılmıştır. Öğretideki görüşlere ve konuya ilişkin yargısal kararlara göre, bu suçta temel alınan husus; kamu görevlisi tarafından delil aranmaksızın, başkaca herhangi bir araştırma, inceleme ve işlem yapılmaksızın, doğrudan doğruya hukuki sonuç doğuracak ve ispat aracı oluşturacak nitelikte resmi belgenin düzenlenmesine dayanak alınan beyanlardır. Yalan beyanın doğrudan hukuki sonuç doğurmadığı, delil aracı oluşturmadığı hallerde ya da kamu görevlisinin görevi gereği bu beyanın gerçeğe uygunluğunu araştırıp, doğruluğuna kanaat getirdiği takdirde hukuki sonuç doğuran resmi belgeyi düzenlemesi, aksi durumda beyanı reddetmesi gerekiyorsa anılan suç oluşmayacaktır.

Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunun koruduğu hukuki yarar kamu güveni olup suçun mağduru toplumu oluşturan herkestir. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu genel norm niteliğinde olup eylem ayrıca yalan tanıklık, iftira gibi başka bir suçun unsurlarını oluşturmakta ise o suçtan mahkûmiyet hükmü tesis edilmelidir (Veli Özer Özbek-M. Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Baskı, Ankara 2015, s. 828; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Baskı, Ankara, 2015, s. 681). Suç uydurma suçu ise; TCK’nın “Adliyeye karşı suçlar” bölümündeki 271. maddede; “(1) İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir” biçiminde düzenlenmiştir. Suç uydurma suçu ile, adlî makamların gereksiz olarak işgal edilmesi veya yanlış yollara yönlendirilerek boşuna uğraştırılması eylemleri yaptırım altına alınmıştır. Böylece adlî makamların yıpratılıp itibar kaybına uğraması önlenmek istenmiştir. Bu suç, belirli bir kimseye isnat yöneltilmeden, işlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar edilmesi veya işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerinin soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uydurulması suretiyle işlenmektedir. Bu anlamda, söz konusu suç tipinde, uydurulan suçun ceza hukuku açısından suç olması gerekmektedir. Kabahat veya diğer hukuk dallarına ilişkin olan, örneğin bir idari soruşturma veya yaptırımı gerektiren eylemin uydurulması bu suça vücut vermeyecektir. Buna göre, suç uydurma suçunda yetkili makamlara bildirilen fiilin suç teşkil eden bir eylem olması gerekmektedir. 

İhbar veya uydurma hareketlerinin gerçekleştirilmesi ile tamamlanan bu suçun iki tür işleniş biçimi bulunmakta olup fiilin, ihbar suretiyle işlenmesine şekli suç uydurma, delil veya emarelerini uydurmak suretiyle işlenmesine ise maddi suç uydurma denilmektedir. Söz konusu suçun unsurlarını; işlenmemiş bir suçun olması, suç duyurusunun kanuni tipte belirtilen makamlara yapılması ve uydurulan suçun belli bir kimseye isnat edilmemesi olarak saymak mümkündür. Suç uydurma suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Neticesini bilerek, isteyerek ihbarda bulunma ya da delil veya emare uydurma iradesi suçun manevi unsurudur. Bu suçun manevi unsuru bakımından doğrudan ve genel kastın bulunması yeterli olup failin suçu işleme nedeninin, maksadının veya saikinin bir önemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu suçta özel kast aranmamaktadır. Uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olarak, bir suçun gerçek işlenme biçiminden farklı olarak ihbar edilmesi durumunda, TCK’nın 271. maddesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin irdelenmesi gerekmektedir. Doktrinde, örneğin hırsızlığın, yağma olarak ihbarında olduğu gibi gerçekte işlenmiş bir suçun fail tarafından niteliği değiştirilmek suretiyle ihbar edilmesi hâlinde suç uydurma suçu oluşacağı kabul edilmektedir (Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara-2009, Cilt: 5, s. 5470; Zeki Hafızoğulları-Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, Ankara, 2016, s. 152).

Yine benzer şekilde, ihbar edilen suçun aydınlatılması bakımından, fiilen gerçekleşen suça ilişkin maddi gerçeğe ulaşılması için yapılacakların dışında başka işlemlerin de yapılmasının gerekmesi, başka bir deyişle fail tarafından eklenen gerçeğe aykırılık nedeniyle başka soruşturma işlemleri yapılmasının gerekli olması hâlinde, suçla korunan hukuki yarardan hareketle suç uydurma suçunun oluşacağı belirtilmektedir (Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 14. Baskı, Ankara 2017, s. 1165). Diğer taraftan, işlenen bir suçun mağduru, işlenme şekli, yeri, zamanı gibi hususların farklı bildirilmesi durumunda, esas itibarıyla gerçekte işlenmemiş yeni bir suç ihbar edilmektedir. Zira bu nitelikteki bir bildirimde konusu ve tarafları farklı olan bambaşka bir suç asılsız olarak ihbar edilmektedir. Şu hâlde somut olayın özelliklerine göre, ortada gerçekte işlenmiş bir suç olmakla birlikte, ihbarda bulunulurken söz konusu suçun işlenme biçiminin özünü farklı yansıtacak nitelikte değişiklikler ve eklemeler yapılması durumunda, ihbar ve şikâyet hakkının kötüye kullanılması, yapılan ihbarın yeni bir suça ilişkin olması ve yapılan bu asılsız ihbar nedeniyle ek soruşturma işlemlerinin yapılacak olması birlikte değerlendirildiğinde; suç uydurma suçunun oluştuğunun kabulü gerekmektedir.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi için “farklı neviden fikri içtima” ve “görünüşte içtima” kavramlarına da değinmekte fayda bulunmaktadır. Farklı neviden fikri içtima 5237 sayılı Kanun’un 44. maddesinde; “İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiş olup bu hükmün uygulanabilmesi için işlenen bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması gerekmektedir. Kanun koyucu, işlediği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilinin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde “non bis in idem” kuralı gereğince bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının da önüne geçilmesini amaçlamış, “erime sistemi”ni benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir. Görünüşte içtima ise, çeşitli normların aynı fiille ilgili görünmelerine rağmen, aslında bunlardan yalnız birinin uygulanabilmesidir (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 167). Görünüşte içtima kanunda düzenlenmemiştir, ancak ceza normlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve bunların yorumundan aynı fiille ilgili görülen çeşitli normlardan sadece birinin uygulanabileceği sonucuna varmak mümkün olduğundan, kanun koyucunun görünüşte içtima şekillerine yer vermesi gerekmemektedir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara Eylül 2015, 8. Bası, s. 519). Görünüşte içtima hâlinde gerçekte sadece bir norm ihlal edilmekte olup diğer normların ihlâli sadece görünüştedir.

Çünkü suç tiplerine ilişkin normların hepsi fiilin haksızlık muhtevasını tümü ile kapsamakla beraber gerçekte uygulanacak olan norm, haksızlık muhtevası itibarıyla diğer normları da tüketmekte, tüm normlar haksızlık ilişkisi bakımından tamamen örtüşmektedir. Dolayısıyla, normlardan sadece biri gerçekte uygulanma kabiliyetine sahiptir (Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 73-74). Görünüşte içtima hâllerinde hangi hükmün uygulanması gerektiği, “tüketen-tüketilen norm ilişkisi”, “yardımcı (tali) normun sonralığı” ve “özel normun önceliği” gibi ilkelere göre belirlenmektedir. Bir ceza normu bir veya daha fazla başka ceza normlarını bünyesine almış ise “tüketen-tüketilen norm ilişkisinden” söz edilir. Bu durumda normları bünyesine alan ceza normu, diğer normları tüketmektedir. Bu takdirde fiile sadece tüketen norm uygulanabilecektir. TCK’nın 42. maddesinde tanımlanmış olan “bileşik suç” tüketen-tüketilen norm ilişkisinin tipik görünümlerinden birisidir. Örneğin; yağma suçu, hırsızlık ve cebir/tehdit suçlarını bünyesinde barındırmakta, başka bir anlatımla o suçları tüketmektedir. Yardımcı (tali) normlar da, asli normlarla benzer hukuki yararları koruyan normlardır. Bu tür normlar, asli normların tatbik edilemeyeceği durumlarda kanunda boşluk oluşmasını engellemek amacıyla getirilmiş düzenlemelerdir.

Asli-yardımcı norm ilişkisinin olduğu durumda fiile yardımcı norm değil asli norm uygulanacaktır. Bir normun yardımcı norm mu asli norm mu olduğunun, asli normun uygulanamadığı yerlerde başvurulan bir norm olmasından anlaşılması bir yana, düzenleme içinde, “fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde”,”kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında” ve “eylemin başka bir suç oluşturmaması halinde” gibi ifadelerin yer alıp almamasına göre de belirlenmekte, bu gibi ifadelerin yer aldığı normların yardımcı norm olduğu kabul edilmektedir. 5237 sayılı TCK’nın 257 ve 261. maddelerinde de benzer ifadeler bulunduğundan bu maddelerle getirilen hükümlerin yardımcı norm niteliğinde oldukları kabul edilebilir. Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır. Suçun temel ve nitelikli halleri arasındaki ilişki, özgü suç ve genel suç arasındaki ilişki ile genel ve özel kanun arasındaki ilişki, özel-genel norm ilişkisi içinde değerlendirilmektedir (M. Emin Artuk-A. Gökçen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 636; Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, 2015, s. 612-613; Berrin Akbulut, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s. 685- 686; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, 2015, s. 520).

Örneğin, 5237 sayılı Kanun’da zimmet suçunu düzenleyen 247. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 160. maddesinde düzenlenmiş olan zimmet suçu özel norm niteliği taşıdığından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki bir banka görevlisinin zimmet suçunu işlemesi durumunda özel normun önceliği ilkesi gereğince 5237 sayılı TCK’nın 247. maddesi değil Bankacılık Kanunu’nun ilgili hükmü uygulanmalıdır. Fikri içtima ve görünüşte içtima ile ilgili bu açıklamalardan sonra işlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara işlenmiş gibi gerçeğe aykırı olarak ihbar edilmesi durumunda resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan ve suç uydurma suçları arasındaki içtima meselesine gelince; İşlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara işlenmiş gibi gerçeğe aykırı olarak ihbar edilmesi durumunda hem TCK’nın 271. maddesinde düzenlenen suç uydurma, hem de aynı Kanun’un 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçlarının oluşabileceğinden söz etmek mümkündür. Ancak fiilin belirtilen işleniş şekli bakımından her iki suç tipi arasında genel norm-özel norm ilişkisi bulunmaktadır. Gerçekten de TCK’nın 206. maddesinde genel olarak her türlü yalan beyanın, TCK’nın 271. maddesinde ise daha özel biçimde bir suçun işlendiği konusundaki yalan beyanın yaptırım altına alındığı görülmektedir.

Bu nedenle yetkili makamlara bir suçun işlendiği konusunda gerçeğe aykırı olarak ihbarda bulunulması durumunda “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca sadece TCK’nın 271. maddesi uygulanmalıdır. Aksi takdirde, suç uydurma (TCK m. 271), yalan tanıklık (TCK m. 272), yalan yere yemin (TCK m. 275) gibi bir resmi belgenin düzenlenmesi esnasında yalan beyana dayalı tüm suçlarda faillerin özel suç düzenlemeleri yerine resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçundan sorumlu tutulmaları gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır ki, bunun kabulü mümkün değildir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Tanık M.’nin 13.09.2010 tarihinde düğünde olduğu sırada cep telefonunun otomobilden çalınması olayını kendisine anlatması üzerine sanık N.’nin 17.09.2010 tarihinde kolluğa başvurarak, söz konusu telefonun kendisine ait olduğunu ve 16.09.2010 tarihinde çay bahçesinde bulunduğu esnada telefonun kaybolduğunu, durumu farketmesi üzerine çay bahçesine dönüp garsonlara sorduğu halde cep telefonunu bulamadığını ifade edip 5237 sayılı TCK’nın 160. maddesinde düzenlenen kaybolmuş veya hata sonucu ele geçirilmiş eşya üzerinde tasarruf etme suçu işlenmiş gibi ihbarda bulunduğu, bu başvuru üzerine yürütülen soruşturma sırasında savcılıkta alınan ifadesinde de telefonun çalınmış olabileceğini beyan ettiği olayda; sanık N.’nin, suça konu telefonun kendisine ait olduğunu ifade ederek olayın mağduru olduğunu belirtmesi ve suçun işlenme şekli, yeri ile zamanı gibi hususlarda olayı özünü değiştirecek nitelikte farklı anlatması karşısında, işlenmediğini bildiği yeni ve farklı bir suçu işlenmiş gibi ihbar ettiği, gerçeğe aykırı olarak yaptığı eklemeler nedeniyle başka soruşturma işlemlerinin yapıldığı, böylece adli makamların gereksiz yere işgal edildiği ve yanlış yollara yönlendirildiği anlaşıldığından; sanığın eyleminin suç uydurma suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir.

Öte yandan, sanık N.’nin gerçeğe aykırı beyanı üzerine 16.09.2010 ve 19.10.2010 tarihli ifade tutanaklarının tanzim edilmiş olması nedeniyle TCK’nın 271. maddesinde düzenlenen suç uydurma suçunun yanı sıra aynı Kanun’un 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinden yalan beyan suçunun oluştuğundan söz etmek mümkün ise de; TCK’nın 206. maddesinde genel olarak her türlü yalan beyanın, aynı Kanun’un 271. maddesinde ise daha özel biçimde bir suçun işlendiği konusundaki yalan beyanın yaptırım altına alındığı nazara alındığında; TCK’nın 271. maddesinin, aynı Kanun’un 206. maddesindeki düzenlemeye göre «özel norm» niteliğinde olup “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca sadece TCK’nın 271. maddesinin uygulanmasının mümkün olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, usul ve kanuna uygun olan Yerel Mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmelidir…

(CGK, 22.05.2018 tarihli ve 45-224 sayılı)