Kategoriler
CEZA HUKUKU

RESMEN TESLİM OLUNAN MALA EL KONULMASI VE BOZULMASI/YARGITAY CEZA GENEL KURULU 24.01.2019 TARİHLİ VE 4-46 SAYILI KARARI

ÖZET: TCK’nın 290. maddesinde tanımlanan suçun oluşabilmesi için, failin taşınmaza girme veya el koyma eyleminin tekrar niteliği taşıması, başka bir anlatımla, söz konusu fiilin en az iki kez gerçekleştirilmesi gerektiği, buna karşın, iddianame sanığın eyleminin, geçit hakkı tesisine ilişkin ilam hükümlerine ilk kez muhalefet etmesi şeklinde anlatıldığı, sanığın geçit hakkı tanınan taşınmaza haklı bir sebep olmaksızın girme veya el koyma eyleminin en az iki kez gerçekleşmemesi nedeniyle eylemi, TCK’nın 290/1. maddesinde tanımlanan suçu değil, İİK’nın 343. maddesinde tanımlanan suçu oluşturmaktadır.

ÖZET: TCK’nın 290. maddesinde tanımlanan suçun oluşabilmesi için, failin taşınmaza girme veya el koyma eyleminin tekrar niteliği taşıması, başka bir anlatımla, söz konusu fiilin en az iki kez gerçekleştirilmesi gerektiği, buna karşın, iddianame sanığın eyleminin, geçit hakkı tesisine ilişkin ilam hükümlerine ilk kez muhalefet etmesi şeklinde anlatıldığı, sanığın geçit hakkı tanınan taşınmaza haklı bir sebep olmaksızın girme veya el koyma eyleminin en az iki kez gerçekleşmemesi nedeniyle eylemi, TCK’nın 290/1. maddesinde tanımlanan suçu değil, İİK’nın 343. maddesinde tanımlanan suçu oluşturmaktadır.

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı resmen teslim olunan mala el konulması ve bozulması suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, sanığa isnat olunan eylemin İcra ve İflas Kanunu’nun 343. maddesinde düzenlenen suç kapsamında kalıp kalmadığı, buna bağlı olarak da davaya bakma görevinin icra mahkemesine mi, yoksa karar tarihi itibarıyla faaliyette bulunan sulh ceza mahkemesine mi ait olduğunun değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ön sorunun çözümünde isabetli bir hukuki sonuca varılabilmesi için öncelikle Anayasa’nın 142. maddesi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 3, 4, 5 ve 7. maddeleri, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 10. maddesi, ardından da uyuşmazlık konusuyla bağlantılı bulunan TCK’nın 290. maddesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 747. maddesi ile 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 30, 31, 342, 343 ve 346. maddeleri ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 142. maddesinde; “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir”, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 3. maddesinde de; “Mahkemelerin görevleri kanunla belirlenir” denilmek suretiyle mahkemelerin görevlerinin kanunla belirleneceği hüküm altına alınmıştır. Aynı Kanun’un 7. maddesi uyarınca yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüz olup anılan Kanun’un 4 ve 5. maddeleri uyarınca davaya bakan mahkeme, görevli olup olmadığına kovuşturma evresinin her aşamasında resen karar verebilecek, iddianamenin kabulünden sonra işin, davayı gören mahkemenin görevini aştığı veya dışında kaldığı anlaşılırsa, mahkeme bir kararla işi görevli mahkemeye gönderecektir. Bu düzenlemeler karşısında, davaya bakan mahkeme görevli olup olmadığını her aşamada resen gözetebileceği gibi taraflar da bu hususu yargılamanın her aşamasında ileri sürebileceklerdir.

5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunu’nun “Sulh ceza mahkemesinin görevi” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası suç ve karar tarihi itibarıyla;

“Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, iki yıla kadar (iki yıl dahil) hapis cezaları ve bunlara bağlı adlî para cezaları ile bağımsız olarak hükmedilecek adlî para cezalarına ve güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanması, sulh ceza mahkemelerinin görevi içindedir” şeklindeyken, 28.06.2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’un 48. maddesi ile anılan fıkra; “Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, işleri yapmak ve bunlara karşı yapılan itirazları incelemek amacıyla sulh ceza hâkimliği kurulmuştur” biçiminde değiştirilerek, sulh ceza mahkemeleri yerine sulh ceza hâkimlikleri ihdas edilmiştir.

2004 sayılı İİK’nın On Altıncı Babında yer verilen “İcra dairesince teslim edilen taşınmaz veya gemiye tekrar girenlerin cezası” başlığını taşıyan 342. maddesi;

“İcra dairesi marifetiyle alacaklıya veya alıcıya teslim edilen bir taşınmaza veya gemiye haklı bir sebep olmaksızın tekrar giren borçlu icra mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanunu’nun (309) uncu maddesi mucibince umumi hükümler dairesinde cezalandırılır” şeklindeyken, 01.06.2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5358 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesi ile anılan madde; “İcra dairesi marifetiyle alacaklıya veya alıcıya teslim edilen bir taşınmaza veya gemiye haklı bir sebep olmaksızın tekrar giren borçlu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 290 ıncı maddesi mucibince umumi hükümler dairesinde cezalandırılır” biçiminde değiştirilmiştir.

5358 sayılı Kanun’la yapılan değişikliğe ilişkin madde gerekçesinde “Maddeyle İcra ve İflas Kanunu’nun 342 nci maddesinde 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’na yapılan atıf, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre yeniden düzenlenmiştir” açıklamalarına yer verilmiştir.

Öte yandan, TCK’nın “Resmen teslim olunan mala elkonulması ve bozulması” başlığını taşıyan 290. maddesinin birinci fıkrası; “Hükmen hak sahiplerine teslim edilen taşınmaz mallara tekrar elkoyan kimseye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir” şeklinde düzenlenmiş olup bu düzenlemeyle, hükmen hak sahiplerine teslim edilen taşınmaz mallara tekrar elkonulması suç olarak tanımlanmıştır.

İcra dairesince alacaklıya ve alıcıya teslim edilen taşınmaza veya gemiye haklı bir sebep olmaksızın tekrar girme eylemi, İİK’nın 342. maddesiyle müstakil bir suç olarak düzenlenmiş olup anılan maddeyle TCK’nın 290. maddesine yapılan atfın, ilgili suçun unsurlarına yapılmadığı ve yalnızca cezayla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim öğretide de, İİK’nın 342. maddesiyle, icra dairesi tarafından alacaklıya teslim edilen taşınmaza veya gemiye haklı bir sebep olmaksızın tekrar giren failin bu eyleminin suç olarak kabul edildiği ve anılan maddenin yollamasıyla TCK’nın 290. maddesinde yaptırıma bağlandığı belirtilmiştir (Mehmet Kürtül, İcra ve İflas Suçları, Gökçe Matbaacılık, Ankara, 2012, s. 380).

Görüldüğü üzere, TCK’nın 290. maddesinin birinci fıkrasının; malın gerek hükmen teslimi hâlinde doğrudan, gerekse icra dairesi marifetiyle teslimi durumunda İİK’nın 342. maddesiyle yollamasıyla uygulandığı her iki hâlde de; anılan suç ancak teslim edilen taşınmaza veya gemiye tekrar girilmesi veya elkonulması hâllerinde oluşmaktadır.

Diğer taraftan geçit hakkı; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Zorunlu geçit” başlıklı 747. maddesinde “Taşınmazından genel yola çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan malik, tam bir bedel karşılığında bir geçit hakkı tanınmasını komşularından isteyebilir” şeklinde düzenlenmiş olup anılan hakkın taşınmaz mülkiyetini sınırlayan bir irtifak hakkı niteliğinde olduğu kabul edilmektedir.

TCK’nın 290. maddesinde tanımlanan suçun oluşabilmesi için, failin taşınmaza girme veya el koyma eyleminin tekrar niteliği taşıması, başka bir anlatımla, söz konusu fiilin asgari olarak iki kez gerçekleştirmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, üzerinde geçit hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu hakkın henüz ihlâl edilmemesi nedeniyle el atmanın önlenmesine dair bir ilamın bulunmadığı aşamada, geçit hakkının tanındığı taşınmaza ilk kez ve haklı bir sebep olmaksızın girilmesi veya el konulması hâlinde; TCK’nın 290. maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan suç bu maddenin gerek doğrudan, gerekse de ceza yönünden İİK’nın 342. maddesindeki yollamayla uygulandığı her iki durumda da oluşmayacaktır. Bu durumda, geçit hakkı tesisine ilişkin ilamın, aynı zamanda icra dairesi marifetiyle infaz edilmiş olup olmadığının da suçun oluşumuna bir etkisi bulunmamaktadır.

Gelinen noktada, geçit hakkının tanındığı taşınmaza ilk kez ve haklı bir sebep olmaksızın girilmesi veya el konulması eyleminin hangi suçu oluşturduğu üzerinde durulmalıdır.

İİK’nın «Bir işin yapılmasına veya yapılmamasına dair olan ilamlar” başlıklı 30. maddesi;

“Bir işin yapılmasına mütedair ilam icra dairesine verilince icra memuru 24 üncü maddede yazılı şekilde bir icra emri tebliği suretiyle borçluya ilamda gösterilen müddet içinde ve eğer müddet tayin edilmemişse işin mahiyetine göre başlama ve bitirme zamanlarını tayin ederek işi yapmağı emreder.

Borçlu muayyen müddetlerde işe başlamaz veya bitirmez ve iş diğer bir kimse tarafından yapılabilecek şeylerden olur ve alacaklı da isterse yapılması için lazımgelen masraf icra memuru tarafından ehlivukufa takdir ettirilir. Bu masrafın ilerde hükme hacet kalmaksızın borçludan tahsil olunup kendisine verilmek üzere ifasına alacaklı muvafakat ederse alınıp hükmolunan iş yaptırılır. Muvafakat etmezse ayrıca hükme hacet kalmadan borçlunun kafi miktarda malı haciz ile paraya çevrilerek o iş yaptırılır.

İlam, bir işin yapılmamasına mütedair olduğu takdirde icra dairesi tarafından ilamın hükmü borçluya aynı müddetli bir emirle tebliğ olunur. Bu emirde ilam hükmüne muhalefetin 343 üncü maddedeki cezayı müstelzim olduğu yazılır.

(Ek son fıkra: 17/7/2003-4949/9 md.) Bir işin yapılmasına veya yapılmamasına dair olan ilâm hükmü yerine getirildikten sonra borçlu, ilâm hükmünü ortadan kaldıracak bir eylemde bulunursa, mahkemeden ayrıca hüküm almaya gerek kalmadan, önceki ilâm hükmü tekrar zorla yerine getirilir”

Şeklinde düzenlenmiştir.

Aynı Kanun’un “İrtifak haklarıyla gemi üzerindeki intifa haklarına mütedair ilamlar” başlıklı 31. maddesi karar tarihi itibarıyla;

“Bir irtifak hakkının kaldırılmasına yahut böyle bir hakkın tahmiline mütedair ilam icra dairesine verilince icra müdürü 24 üncü maddede yazılı şekilde yedi günlük bir icra emri gönderir. Borçlu muhalefet ederse ilamın hükmü zorla icra olunur” şeklinde iken, 01.07.2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 41. maddesiyle anılan maddenin başlığı “İrtifak haklarına mütedair ilamlar” şeklinde değiştirilmiştir. Bu düzenleme uyarınca borçlunun bir irtifak hakkının kurulmasına veya kaldırılmasına ilişkin ilam hükümlerine uymaması anılan Kanun’un 343. maddesinde tanımlanan icra suçunu oluşturmaktadır (Baki Kuru, İcra İflas Hukuku El Kitabı, İstanbul 2006, s.833).

Hukuk mahkemesinin, borçluya ait bir eşya üzerindeki kullanma veya yararlanma yetkilerinin bir kısmının veya tamamının alacaklıya tanınmasına ya da alacaklı lehine tanınan bu yetkilerin kaldırılmasına ilişkin verdiği kararlar, bir irtifak hakkının kurulmasına veya kaldırılmasına ilişkin ilamları oluşturmaktadır. Başka bir anlatımla, mülkiyetin tüketme ve tasarrufta bulunma dışındaki yetkilerinin kısmen veya tamamen alacaklı lehine kurulmasına veya kaldırılmasına karar verilmektedir. Bir eşya üzerinde tam yararlanma hakkı veren intifa hakkı, bir arazinin altında veya üstünde yapı yapma hakkı veren üst hakkı, başkasının taşınmazından kendi taşınmazına su akıtma hakkı veren kaynak hakkı, bir taşınmazdan geçme yetkisi veren geçit hakkı gibi hakları irtifak hakkına örnek olarak saymak mümkündür (Mustafa Dural-Suat Sarı, Türk Özel Hukuku, Temel Kavramlar ve Medeni Kanun Başlangıç Hükümleri, C. I, İstanbul, 2010, s. 127-129).

Aynı Kanun’un On Altıncı Babında yer verilen “30 ve 31 inci maddeler hükmüne muhalefet edenlerin cezası” başlıklı 343. maddesinde; “Yalnız kendisi tarafından yapılacak olan bir işin yapılması veya bir işin yapılmaması yahut bir irtifak hakkının tesisi veya kaldırılması hakkındaki ilâm hükümlerine makbul mazerete müstenit olmayarak muhalefet eden borçluların, lehine hüküm verilmiş kimsenin şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra ilâmın gereği yerine getirilirse, borçlu tahliye edilir” şeklinde, ilam hükümlerine uymama suçu düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeler gereğince, borçlunun yalnız kendisi tarafından yapılabilecek bir işin yapılmasına veya bir işin yapılmamasına ilişkin ilam hükümlerine uymaması, anılan Kanun’un 343. maddesinde tanımlanan icra suçunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda hukuk mahkemesince görülen dava sonunda bir şeyi yapmamaya (kaçınmaya) ya da bir şeye tahammül etmeye (örneğin su alınmasına tahammül edilmesi veya geçit hakkı tanınması) ilişkin, bir işin yapılmamasına dair olan ilama makul bir mazerete dayanmadan uymayan borçlu, alacaklının şikâyeti üzerine İİK’nın 343. maddesi gereğince cezalandırılmaktadır (Baki Kuru-Ramazan Arslan-Ejder Yılmaz, İcra ve İflas Hukuku, 2007, s. 414).

Öte yandan İİK’nın 343. maddesindeki suçun, bir irtifak hakkının kurulmasına veya kaldırılmasına yönelik ilamın icra müdürlüğünce borçluya gönderilen icra emrindeki mükellefiyete, borçlunun ancak bu icra emrindeki yerine getirme süresi zarfında aykırı davranması hâlinde oluşacağı ileri sürülebilir ise de; aynı Kanun’un 30. maddesinin son fıkrasında, bir işin yapılmasına veya yapılmamasına dair ilam hükmünün yerine getirilmesinden sonra borçlunun, ilam hükmünü ortadan kaldıracak bir eylemde bulunması hâlinde önceki ilam hükmünün tekrar zorla yerine getirileceğinin açıkça düzenlenmiş olması, suçun kanuni tanımının yapıldığı 343. maddede “icra emrine muhalefet eyleminin” değil, aksine “ilam hükümlerine muhalefet eyleminin” suçun konusunu oluşturduğunun açıkça belirtilmiş olması, icra emrindeki yerine getirme süresince ilam hükümlerine muhalefet edip ancak o aşamaya kadar hakkında herhangi bir işlem yapılmayan failin, icra dairesinin ilamı mahallinde infazından sonra ilam hükümlerine muhalefet etmesi durumunda bu eylemin yaptırımsız kalmasının kanun koyucunun amacıyla bağdaşmayacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde; gerek icra emrinin tebliğ edilmesinden, gerekse icra dairesince ilamın mahallinde infazından sonra, ilam hükmüne muhalefet eyleminin anılan Kanun’un 343. maddesindeki suçu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Diğer taraftan, TCK’nın “Bağlılık kuralı” başlıklı 40. maddesi;

“(1) Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.

(2) Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur.

(3) Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir” biçiminde düzenlenmiştir.

Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına “şerik” denilmekte olup, 5237 sayılı TCK’da şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden TCK’nın 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca azmettiren veya yardım eden sorumlu olmaktadır. Bu bağlamda, İİK’nın 343. maddesindeki suçun özgü bir suç olduğundan hareketle, bir irtifak hakkının kurulması veya kaldırılmasına yönelik ilamın veya icra emrinin tarafı olmayan, başka bir deyişle, borçlu dışında herhangi bir kimsenin bu suçtan sorumlu olmayacağını ileri sürmek de imkân dahilinde değildir.

Yukarıda belirtildiği üzere, İİK’nın 30 ve 31. maddelerinde belirtilen yükümlülüklere uymama hâlinde aynı Kanun’un 343. maddesinde düzenlenen suç oluşmaktadır. Bu bağlamda, borçlunun herhangi bir mazereti olmamasına rağmen geçit irtifakı kurulması ilamına rağmen alacaklının geçit irtifakından faydalanmasına engel olması durumlarında anılan Kanun’un 343. maddesinde düzenlenen “ilam hükümlerine uymama” suçu oluşmaktadır (Şükrü Türkeş, İcra-İflas Suç ve Cezaları, İstanbul, 1977, s. 44 – Yaşar Şahin Anıl, İcra ve İflas Suçları, İstanbul, 1990, s. 89). Bu bakımdan, hakkında önceden verilmiş el atmanın önlenmesi niteliğinde bir karar bulunmayan taşınmaz üzerinde kendisine geçit hakkı tanınan alacaklıya, söz konusu taşınmazın gerek hükmen gerek icra dairesi marifetiyle teslim edildiği hâllerde, bu taşınmaz aleyhine geçit hakkı tesis edildiğini icra emrinin tebliği, icra dairesince mahallinde infaz sırasında veya başka bir şekilde öğrenen borçlunun ya da bağlılık kuralı uyarınca suça katılan şeriklerin, haklı bir neden olmaksızın, alacaklıya tanınan geçit hakkını engelleyici davranışlarda ilk kez bulunmaları eylemi; alacaklıya tanınan geçit hakkına tahammül edilmediğinden İİK’nın 30. maddesine; irtifak haklarından olan geçit hakkının kurulmasına ilişkin ilam hükümlerine de uygun davranılmadığından İİK’nın 31. maddesine de aykırılık oluşturduğundan, aynı Kanun’un 343. maddesinde düzenlenen icra suçu kapsamında kalmaktadır. 

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün, İİK’nın 343. maddesinde düzenlenen suç ile ilgili yargılama yapma görevinin aynı Kanun’un 346. maddesinin bir ve üçüncü fıkralarına göre icra mahkemesine ait olduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden ve 6545 sayılı Kanun’la 5235 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 6. madde uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılarak yerine sulh ceza hâkimliklerinin kurulması, kaldırılan sulh ceza mahkemelerinin bakması gereken işlerin asliye ceza mahkemelerine devredilmesi de dikkate alındığında, dosyanın görevli mahkemeye tevdi edilmesinde zorunluluk bulunması nedeniyle sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.

(CGK, 24.01.2019 tarihli ve 4-46 sayılı)