Kategoriler
CEZA HUKUKU

GÖREVİ YAPTIRMAMAK İÇİN DİRENME SUÇU/YARGITAY CEZA GENEL KURULUNUN 29.05.2018 TARİHLİ VE 1439-250 SAYILI KARARI

ÖZET: 1- TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan özel içtima hükmü karşısında aynı Kanun’un 44. maddesinde düzenlenen farklı neviden fikri içtima hükmünün uygulanma imkânı bulunmadığından sanığın eyleminin nitelendirilmesinde en ağır cezayı gerektiren suçun dikkate alınamayacağı, sanığın, hakkında idari işlem yapılmasını engellemek amacıyla katılanı yaralaması nedeniyle eyleminin öncelikle TCK’nın 265/1. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğu, katılandaki yaralanmanın kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinden olmadığı gözetildiğinde, sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçunun yanında ayrıca kasten yaralama suçundan hüküm kurulamayacağının kabulü gerekmektedir.

2- Yerel Mahkemece verilen hükümlerin Özel Dairece bozulduğunun ve sanığın eyleminin bütün olarak TCK’nın 265/1. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğunun anlaşılması karşısında, TCK’nın 265/1. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanık hakkında hüküm kurulurken temel cezanın; TCK’nın 3 ve 61. maddelerine uygun olarak, katılandaki yaralanmanın niteliği itibarıyla TCK’nın 61/1-e maddesinde değinilen “meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı” dikkate alınarak ve hükmün sadece sanık müdafisi tarafından temyiz edildiği de gözetilerek ceza miktarı itibarıyla aleyhe değiştirmeme yasağının gözetilmesi suretiyle adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesi çerçevesinde belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir.

ÖZET: 1- TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan özel içtima hükmü karşısında aynı Kanun’un 44. maddesinde düzenlenen farklı neviden fikri içtima hükmünün uygulanma imkânı bulunmadığından sanığın eyleminin nitelendirilmesinde en ağır cezayı gerektiren suçun dikkate alınamayacağı, sanığın, hakkında idari işlem yapılmasını engellemek amacıyla katılanı yaralaması nedeniyle eyleminin öncelikle TCK’nın 265/1. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğu, katılandaki yaralanmanın kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinden olmadığı gözetildiğinde, sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçunun yanında ayrıca kasten yaralama suçundan hüküm kurulamayacağının kabulü gerekmektedir.

2- Yerel Mahkemece verilen hükümlerin Özel Dairece bozulduğunun ve sanığın eyleminin bütün olarak TCK’nın 265/1. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğunun anlaşılması karşısında, TCK’nın 265/1. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanık hakkında hüküm kurulurken temel cezanın; TCK’nın 3 ve 61. maddelerine uygun olarak, katılandaki yaralanmanın niteliği itibarıyla TCK’nın 61/1-e maddesinde değinilen “meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı” dikkate alınarak ve hükmün sadece sanık müdafisi tarafından temyiz edildiği de gözetilerek ceza miktarı itibarıyla aleyhe değiştirmeme yasağının gözetilmesi suretiyle adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesi çerçevesinde belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir.

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın katılan polis memuruna karşı gerçekleştirdiği eylemden dolayı, görevi yaptırmamak için direnme suçundan mı yoksa TCK’nın 44. maddesi uyarınca kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle kasten yaralama suçundan mı cezalandırılması gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir İncelenen dosya kapsamından; 17.09.2010 tarihli olay tutanağına göre; trafik polisleri tarafından hız kontrolü yapıldığı sırada 86 km hız ile radara giren sanık T.O.dan aracını durdurmasının istendiği, idari işlem yapılmak üzere sanıktan alınan evrakın polis memuru katılan N.B.’ye verildiği, sanığın katılanın elindeki evrakı çekip aldığı, katılanın evrakı geri istemesi nedeniyle de sanığın, üzerine yürüdüğü katılana tekme attığı ve yüzüne yumrukla vurduğunun belirtildiği, Katılan hakkında M. Üniversitesi Tıp Fakültesince düzenlenen 17.09.2010 tarihli adli rapora göre; katılanın gözlüğü nedeniyle yüzünde kesiler meydana geldiği, sol göz kapağında 3×1 cm’lik kesi, sol kaş üzerinde 1×1 cm’lik kesi, burun üzerinde ise iki adet yüzeysel laserasyon olduğu, plastik cerrahiye konsulte edildiği, Katılan hakkında M. Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 21.09.2010 tarihli rapora göre; alın orta ve sol kaş üstünde sütüre yara, globellada 4×0,5 cm’lik yüzeysel kesi, sol kaş iç kısımda 2×1 cm’lik, sol göz kapağı üzeri dış kısımda 3×1 cm’lik üzeri kuturlu kesi saptandığı, meydana gelen yaralanmanın yaşamsal tehlike oluşturmadığı, basit tıbbi bir müdahale ile giderilemeyecek nitelikte olduğu ve yüzde sabit iz olup olmadığının olay tarihinden altı ay sonra değerlendirilebileceği, Aynı kurumca düzenlenen 11.03.2011 tarihli rapora göre ise; sol kaşın altında horizantal seyirli, 2×0,1 cm’lik, ciltten koyu renkli, kenarları düzenli, ciltten 0,1 cm’lik çöküklük gösteren yaralanmanın yüzde sabit iz niteliğinde olmadığı, Anlaşılmaktadır.

Katılan N.B.; trafik polisi olduğunu, olay günü hız kontrolü yaptıklarını, 86 km hızla radara giren sanık hakkında idari işlem yapmak üzere ilgili evrakı istediklerini, hız ihlâli yapan başka bir sürücü hakkında polis aracının sağ ön koltuğunda oturup idari işlem yaparken diğer polis memurunun sanığa ait evrakı aracın sol ön koltuğuna bıraktığını, sanığın araçtaki evrakı alıp kaçmak istediğini, kendisinin de araçtan inip sanığın elinde bulunan sürücü belgesini geri almaya çalıştığı sırada sanığın, sol gözüne yumrukla vurduğunu ve gözlüğünün kırıldığını, Tanık N.O.; olay tarihinde oğlunun rahatsızlanmasından dolayı eşi olan sanığın sevk ve idaresindeki araçla hastaneye götürürlerken hız limitinin aşıldığından bahisle aracın durdurulduğunu, sanığın görevlilere oğlunun rahatsız olması nedeniyle acele ettiğini söylediğini, polis memurları ile sanık arasında tartışma yaşandığını, ancak sanığın polis memuruna direnmediğini, Tanık M.O.; olay günü sanığın kullandığı araçta kendisinin de olduğunu, sanığın hız ihlâli yaptığından bahisle polis memurlarınca aracın durdurulup ilgili evrakın istenmesi üzerine sanık ile polis memurları arasında tartışma yaşandığını, ancak sanığın polis memuruna vurmadığını, Tanıklar A.B., S.D ve S.E.K.; trafik polisi olduklarını, olay günü hız kontrolü yaparken sanığın kullandığı aracın 86 km hızla radara girmesi nedeniyle idari işlem yapılmak üzere ilgili evrakın istendiğini, sanığın katılana verdiği evrakı sonradan katılanın elinden çekip alması üzerine katılanın evrakı geri istediğini, sanığın ise katılana tekme attığını ve yüzüne yumrukla vurduğunu, Tanık M.E.T.; olay günü kendisinin de trafik polisleri tarafından durdurulduğunu, aracının önünde park hâlindeki polis aracından inen polis memuruna sanığın yumrukla vurması nedeniyle polis memurunun gözlüğünün yere düştüğünü, İfade etmişlerdir.

Sanık T.O.; olay tarihinde rahatsızlanan oğlunu hastaneye götürmek üzere eşi tanık N., babası tanık M ve çocukları ile kendi sevk ve yönetimindeki araçla seyir hâlindeyken polis memurları tarafından hız limitini aştığından dolayı durdurulduğunu, hakkında idari işlem yapılacağı söylenince gerekli evrakı polis memurlarına verdiğini, oğlunun hastalığından dolayı acele ettiğini, trafik cezasının sonradan da kendisine gönderilebileceğini söylediğini, polis aracının boş koltuğunda bulunan kendisine ait evrakı araçtan alıp hakkında uygulanacak işlemin hemen yapılmasını istediğini, polis memurlarının tepki göstermeleri üzerine tanıklar N. ve M.’nin yanına geldiklerini, polis memurları ile tartıştıklarını, ancak cebir kullanmadığını ve direnmediğini, olay sırasında kendisini savunmak için ellerini yukarı kaldırdığını, katılandaki yaralanmanın katılanın taktığı gözlüğün camının gözünü çizmesinden kaynaklandığını savunmuştur. Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle kasten yaralama ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarının unsurları üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır.

“Kasten yaralama” suçu 5237 sayılı TCK’nın 86. maddesinde;

“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.

(3) Kasten yaralama suçunun;

a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,

b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Silâhla, İşlenmesi hâlinde, şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır”,

“Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” ise aynı Kanun’un 87. maddesinde;

“(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;

a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,

b) Konuşmasında sürekli zorluğa,

c) Yüzünde sabit ize,

d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hâllerde beş yıldan az olamaz.

(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;

a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,

b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,

c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,

d) Yüzünün sürekli değişikliğine,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hâllerde sekiz yıldan az olamaz.

(3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır.

(4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hâllerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hâllerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” Biçiminde düzenlenmiştir. TCK’nın 86. maddesinin birinci fıkrasında kasten yaralamanın temel şekli düzenlenmiş olup, anılan fıkra uyarınca, kasten başkasını yaralayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Kasten yaralamanın, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde ise fail maddenin ikinci fıkrası ile cezalandırılacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasında ise beş bent halinde kasten yaralama suçunun nitelikli hâllerine yer verilmiş olup, fıkradaki bu bentlerden biri veya birkaçının gerçekleşmesi halinde yaralanmanın niteliğine göre fail hakkında birinci veya ikinci fıkralar uyarınca hükmedilen ceza yarı oranında artırılacaktır. TCK’nın 87. maddesinde ise neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama fiilleri yaptırıma bağlanmıştır. Maddenin birinci fıkrasında bir kat, ikinci fıkrasında iki kat artırımı gerektiren hâller gösterilmiş, üçüncü fıkrasında kemik kırılması halinde yapılacak artırım, dördüncü fıkrasında ise kasten yaralama sonucu ölüm meydana gelmesi halinde uygulanacak yaptırım hükme bağlanmıştır. Ancak kanun koyucu birinci ve ikinci fıkralarda, 86. maddeye göre hükmolunan cezanın bir ve iki kat artırılması esasını kabul etmesine karşın bununla yetinmemiş, her iki fıkranın son cümlelerinde, artırım sonucu hükmolunabilecek cezaların belirli bir miktardan aşağı olamayacağı esasını da kabul etmiştir. Kasten yaralama suçunda korunan hukuki yarar, kişinin vücut dokunulmazlığı ve beden bütünlüğüdür.

Suçun konusu, mağdurun acı verilen veya bozulan bedeni veya ruhsal varlığıdır. Failin yaptığı hareket sonucu, maddede belirtilen sonuçlardan biri meydana gelirse, kasten yaralama suçunun oluşacağında tereddüt bulunmayıp, bu sonucu doğurmaya elverişli olan tüm hareketlerle, kasten yaralama suçunun işlenmesi mümkündür.

5237 sayılı TCK’nın “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlıklı dördüncü kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümünde, “Görevini Yaptırmamak İçin Direnme” başlığı ile düzenlenen 265. maddesi;

“(1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi hâlinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.

(4) Suçun, silâhla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır” şeklindedir.

Seçimlik hareketli bir suç olarak düzenlenen bu suçun oluşabilmesi için; kamu görevlisine, yerine getirdiği görevini yaptırmamak amacıyla cebir veya tehdit veyahut her ikisinin birden kullanılması gerekir. Bu suçla korunan hukuki yarar, kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişi olup, bu suçta, kamu faaliyetlerine kişilerin saygı göstermelerinin sağlanması ve kamu görevlerinin yerine getirilmesi dolayısıyla da kamu görevini yerine getirenleri engellemeye yönelik fiillerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 765 sayılı TCK’nın yürürlüğü sırasında Ceza Genel Kurulunun 26.11.2002 gün ve 279-406 sayılı kararında; “Bu suç ile korunan hukuki yarar, kamu idaresi organlarının görevlerini herhangi bir engelleme ile karşılaşmadan yapmasını sağlamak suretiyle kamu idaresinde sürekliliği güvence altına almaktır” denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır. Öte yandan, kendisine verilen görevi yerine getirmekte olan kamu görevlisine karşı cebir ve/veya tehdit fiili gerçekleştirilmiş bulunduğundan bu suçla aynı zamanda kişi özgürlüğü ve beden bütünlüğü de korunmaktadır. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-A. Caner Yenidünya, TCK Şerhi, 2. Bası, 5. Cilt, Ankara, 2014, s. 7645; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 2. Bası, 6. Cilt, Ankara, 2014, s. 7956-7957)

Bu aşamada uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olan fikri içtima hükümleri ile görevi yaptırmamak için direnme suçuna ilişkin TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan düzenlemenin irdelenmesi gerekmektedir. TCK’nın 44. maddesinde “işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır” şeklinde farklı neviden fikri içtima müessesesi düzenlenmiştir. Kanun koyucu, gerçekleştirdiği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilinin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde “non bis in idem” kuralı gereğince bir fiilden dolayı birden fazla cezalandırılmasının önüne geçilmesini amaçlamış, “erime sistemi” ni benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağır yaptırımı gerektiren suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir. Bu bağlamda tek fiil veya bir fiilden ne anlaşılması gerektiğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Doğal anlamda gerçekleştirilen her bedensel eylem ayrı bir hareketi oluşturmakta ise de, hukuki manada hareketin tek olması ile ifade edilmek istenen husus, doğal anlamda birden fazla hareket bulunsa dahi, bu hareketlerin, hukuki nedenlerden dolayı değerlendirmede birlik oluşturması suretiyle tek hareket olarak kabulüdür.

Fikri içtimada da, fiil ya da hareketin tek olması, doğal anlamda değil hukuksal anlamda tekliği ifade etmektedir. Bir kısım suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar, suçun kanuni tanımında yer alan hukuki anlamdaki tek bir fiili oluşturmaktadır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, s. 492) Örneğin; failin mağduru birden fazla yumruk vurmak suretiyle yaralaması durumunda, failin birden fazla hareketi olmasına rağmen kastı bir kişiyi yaralamaya yönelik olduğundan ortada tek fiil ve neticesi ile birlikte tek suç vardır. TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında ise görevi yaptırmamak için direnme suçuyla ilgili özel bir içtima kuralına yer verilmiştir. Bu hükme göre, suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanacaktır. Bu nedenle burada kullanılacak cebrin derecesi önem kazanmakta olup kullanılan cebir, TCK’nın 86. maddesinde düzenlenen kasten yaralama suçunun derecesini aşmaz ise fail sadece kamu görevlisine görevini yaptırmamak için direnme suçundan cezalandırılacak, buna karşın kullanılan cebir sonucu TCK’nın 87. maddesinde düzenlenen neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama hallerinin gerçekleşmesi hâlinde, fail hem görevi yaptırmamak için direnme hem de neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan sorumlu olacaktır. (Veli Özer Özbek-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 11. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2017, s. 1129; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, age, s. 8000-8001)

Bu açıklamalar doğrultusunda, TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan, görevi yaptırmamak için direnme suçunun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümlerin uygulanacağına dair açık düzenleme karşısında; görevi yaptırmamak için direnme suçunda uygulanan cebir sonucu meydana gelen yaralanmanın TCK’nın 87. maddesinde öngörülen neticelere ulaşmadığı durumlarda, failin eyleminin TCK’nın 86. maddesinde öngörülen kasten yaralama suçunu mu yoksa TCK’nın 265. maddesinde düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesi açısından TCK’nın 44. maddesinde düzenlenen farklı neviden fikri içtima müessesesi yerine, TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan özel içtima hükmü dikkate alınarak, sanık hakkında yalnızca görevi yaptırmamak için direnme suçundan hüküm kurulması gerekecektir.

Gelinen bu aşamada, katılanda meydana gelen yaralanmanın niteliği dikkate alındığında, sanık hakkındaki temel cezanın belirlenmesi yönünden TCK’nın 61. maddesinin irdelenmesi gerekmektedir.

Temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesinin birinci fıkrasında;

“(1) Hâkim, somut olayda;

a) Suçun işleniş biçimini,

b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,

c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,

d) Suçun konusunun önem ve değerini,

e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,

f ) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,

g) Failin güttüğü amaç ve saiki, Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler” şeklinde düzenlenmiştir.

5237 sayılı TCK’nın “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki;

“Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır.

Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçenin, TCK’nın 61. maddesinin birinci fıkrasına uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Aracıyla seyir halindeyken hız sınırını aşan sanığın trafik polislerince durdurulmasından sonra hakkında idari işlem yapmak üzere sanıktan alınan evrakın katılana verildiği, katılanın başka bir sürücü hakkında işlem yaptığı sırada kendisi hakkında işlem yapılmasını engellemek isteyen sanığın polis aracından evrakı alıp kaçmaya başladığı, evrakı geri almak isteyen katılana cebir kullanarak katılanın yüzüne yumrukla vurmak suretiyle TCK’nın 86. maddesinin birinci fıkrası kapsamında kalacak biçimde basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek şekilde yaraladığı olayda;

TCK’nın 265. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan özel içtima hükmü karşısında aynı Kanun’un 44. maddesinde düzenlenen farklı neviden fikri içtima hükmünün uygulanma imkânı bulunmadığından sanığın eyleminin nitelendirilmesinde en ağır cezayı gerektiren suçun dikkate alınamayacağı, sanığın, hakkında idari işlem yapılmasını engellemek amacıyla katılanı yaralaması nedeniyle eyleminin öncelikle TCK’nın 265. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğu, katılandaki yaralanmanın kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinden olmadığı gözetildiğinde, sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçunun yanında ayrıca kasten yaralama suçundan hüküm kurulamayacağının kabulü gerekmektedir. Bu nedenle, sanık hakkında yalnızca görevi yaptırmamak için direnme suçundan hüküm kurulması gerektiği hâlde, aynı Kanun’un 265. maddesinin beşinci fıkrasına aykırı biçimde ayrıca kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle kasten yaralama suçundan da cezalandırılmasına karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır. Öte yandan, Yerel Mahkemece verilen hükümlerin Özel Dairece bozulduğunun ve sanığın eyleminin bütün olarak TCK’nın 265. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğunun anlaşılması karşısında, TCK’nın 265. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanık hakkında hüküm kurulurken temel cezanın; TCK’nın 3 ve 61. maddelerine uygun olarak, katılandaki yaralanmanın niteliği itibarıyla TCK’nın 61. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde düzenlenen “meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı” dikkate alınarak ve hükmün sadece sanık müdafii tarafından temyiz edildiği de gözetilerek ceza miktarı itibarıyla aleyhe değiştirmeme yasağının gözetilmesi suretiyle adalet, hak ve nasafet kuralları ile orantılılık ilkesi çerçevesinde belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir.

(CGK, 29.05.2018 tarihli ve 1439-250 sayılı)